بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Kur`an – Dini Fİilmler – Belgeseller – İlahiler

İLAHİ Merhaba Şehr i Ramazan

Posted by Site - Yönetici Temmuz 8, 2013

İLAHİ Merhaba Şehr i Ramazan 

3 Yanıt to “İLAHİ Merhaba Şehr i Ramazan”

  1. muhsin iyi said

    Orucun Anlamı, İşlevi, Faziletleri
    İnsanların çoğu kendilerinin sadece nefsaniyetten oluştuklarını düşünürler. Aslında bu durum düşünceden öte bir şeydir. Yaşantı, gerçeklik gibi bir hal almıştır. Yani insanların çoğu, kendilerinin nelerden oluştuklarını sorgulamazlar bile. Nefisleri ile bütünleşirler. Onun dışına çıkamazlar. Yüce Allah (c.c.) oruç nimeti ile insanın nefsaniyetini aşmasını, başka bir gerçekliğine, yani ruhuna ulaşmasını murat etmiştir.

    Bir ay süre ile tutulan oruçla insan, en kuvvetli içgüdüleri ile karşı karşıya gelir. Onların kuvvetli çekimleri ve arzuları ile savaşım verir. İşte bu içgüdülerin isteklerine karşı koyma ile insan, kendisinin dışında bulunan nefis gerçeği ile karşı karşıya kalır. Gerçi nefis, sadece susama, acıkma, cinsel içgüdülerden oluşmamakta, ama bu içgüdüler nefsin en önemli damarlarıdır. İnsan en çok bu noktalarından imtihana tabi tutulmaktadır. Buralardan yapılacak bir mücadele nefsi önemli bir oranda tanımayı sağlayacaktır. Bu da insanı büyük bir marifete götürecektir. Onun için peygamberimiz (s.a.s) ‘Nefsini bilen Rabbini tanır.’ diye buyurmuşlardır.

    Marifetlerin en büyüğü insanın nefsini tanıması, onun en büyük düşmanı olduğunu bilmesidir. Peygamberimiz (s.a.s) nefisle yapılan savaşı ‘büyük cihat’ olarak adlandırmıştır.

    Maalesef insanoğlu bu dünyada o kadar büyük bir gaflet içerisinde ki, çoğu kişi kendisi ile nefsini özdeşleştirmekte, bir görmektedir. Bu ise insanın kendisine yapacağı en büyük zulümdür. Ona bu konuda verilecek kitabi bilgiler her zaman eksik kalacaktır. Çünkü olgunun temelinde yaşantı gereklidir. Yani kişi nefsi ile bir olmadığı, nefsiyle savaşmak gerektiği, hatta onu egemenliği altına almanın zorunluluğu konusunda bilinçlenmenin ötesinde pratik yapmalı, bunları yaşantı süreçleri ile anlamalıdır. Ayrıca nefisle savaşım yanında ruhunun varlığını da hissetmelidir. Asıl özünün, ruh olduğunu bilmelidir. Ruhuna ulaşmalı ve onu hâkim kılmalıdır. İşte bunlara bir ölçüde olanak sağlayan şey, Ramazan ayındaki farz olan oruçtur.

    Ramazanda tutulan oruç nefisle savaşa hazırlık, bir nevi tatbikattır. Gerçekte, yani reel hayatta asıl mücadele haram olan şeyleri yememekte ve içmemektedir. Bunlar çoğu kez kul hakkına girdiği için büyük birer afattır. İnsanı, Allah göstermesin, ebedi bir pişmanlığa götürebilir. Çeşitli hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere, nuru yok eden, bereketi alıp götüren, insanın ömrünü kısaltan, işleyenlere şayet tövbe nasip olmazsa ölümden sonraki hayatta, cehennemde bir kat ayrılan zina da, çeşitleri ile beraber gerçekte, yani reel hayatta asıl haram olan bir şeydir. Oruçta buna karşı da büyük bir tatbikat var. Dikkat buyuralım, oruçta haram olan şeyler değil, helal ve mubah olan şeyler yasaklanıyor. Onunla nefse uygulamalı bir eğitim veriliyor. Tam da nefsin anlayacağı bir dille bir pratik yaptırılıyor. Helal olan şeylerin yasaklanması ile de hal dile ile asıl yasak olan şeylerin haramlar olduğu ifade edilmiş olunuyor.

    Bu ne güzel bir tatbikattır! Askerde sonbahar aylarında kışlalarda bir tatbikat yapılır. Amaç askerleri gerçek bir savaş durumuna hazırlıklı ve zinde tutmaktır. Oruç da yılda bir kez bir ay boyunca nefse yaptırılan böyle bir tatbikattan ibarettir. Oruçlarını tutup da Allah’ın haramlarına yaklaşan insanları da tabii anlamak imkânsız. Bunlar ya orucun anlamını bilmiyorlar ya da haramların ne büyük birer afat olduğundan habersizdirler.

    Nefis entelektüel bilgilerle eğitilemez. Nefis ancak yaşantı dili ile eğitilebilinir. Nefse oruçla adeta şöyle bir ders veriliyor: ‘’Gerçi sen yemeye, içmeye, cinsel münasebete karşı büyük bir aşkla, içgüdülerle yönelmektesin. Ama bunları bir ay süre ile Allah (c.c.) sana yasakladı. Gerçekte, diğer aylarda bunlar yasak, haram olan şeyler değil. Ama yüce Allah’ın emri bunların üstündedir. Onları tanımalısın. Bir de bundan sonra asıl haram olan şeylere karşı daha ihtiyatlı, dikkatli olmalısın.’’

    Oruçla nefse verilen dersi şu cümlelerle devam edebiliriz: ‘’Bende olan ruh, irade gücü ile nefsimi bir ay boyunca helal olan şeylere karşı alıkoyduğuma göre, haram olan şeylere karşı hayli hayli koruyabilirim. Çünkü ben sadece nefisten oluşmamaktayım. Bende yüce Allah’tan gelen bir de ruh gerçeği var. Ruhum benim asıl özümü meydana getirmektedir. Ruh Allah’ın emrine uymaktan büyük bir haz alır. Ruhum nefsime egemen olduğu oranda ben bir insanım. Şayet oruç tutmamış olsam bu durum nefsimin, içgüdülerimin bana hâkim olduğunun bir göstergesi olacaktır. Bu da, Allah göstermesin, hayvansal bir varoluşa işaret eder. Nefis ise şeytanların elinde olan bir oyuncak gibidir. Nefsime uyarsam şeytanların arzularını yerine getirmiş olurum. Elbette böyle bir şeyi ben kendi hayatımda hoş göremem.’’

    İşte oruç böyle büyük bir dersi, daha doğrusu tatbikatı tüm Müslümanlara her yıl uygular. Kişiyi nefsinin ve şeytanların hilafına olarak bir mücadeleye sevk eder. Ona manevi bir güç verir. Ruhani bir gerilimle dinsel ve manevi anlamda sağlıklı ve dinç tutar. Metafizik bir gerilimle sair zamanlarda haramlara ve günahlara karşı teyakkuz haline sokar.

    Oruç tutan pek çok Müslüman bilirim de onlar ne yazık ki namaz kılmadıkları gibi Allah’ın pek çok haramını da açıkça işlerler. Bu kişilerin orucun anlamını bilemedikleri açıktır. Elbette yüce Allah (c.c.) kimsenin emeğini, ibadetini boşa çıkarmaz. Tuttukları orucun mükâfatını ahrette alacaklardır. Ama yalnız bu mükâfat onların ebedi hayatlarını cehennemden kurtarmaya yetebilecek midir, o bilinmemektedir. Böyleleri orucun anlamını bilse idi daha başka olurlardı diye düşünüyorum.

    Hapishaneler de bir çeşit mahrumiyet yerleridir. Oralarda insanlar özgürlükten yoksundurlar. İnsanlar sabırla ıslah edilmeye çalışılır. Gönül ister ki, insanlar nefsaniyetlerin esiri olarak hiç suç işlemesinler. Oralara düşmesinler. Nasreddin Hoca’nın bir fıkrası vardır: Bir gün oğluna su doldurması için testiyi eline verir. Arkasından da ensesine bir tokat aşk eder. Görenler itiraz ederler. Hocayı kınarlar. Hocaya, suçsuz oğluna niçin tokat vurduğunu sorarlar. Hoca, onlara testiyi kırdıktan sonra cezalandırmanın anlamsız olduğunu söyler. İşte oruç nefsi asıl büyük günahlara karşı onları daha işlemeden cezalandırma yolu ile yapılan bir eğitimdir. Orucun en göze çarpan anlamı budur.

    Oruç görünüşte nefsi cezalandırmaktır. Bu olaya nefis açısından bakınca böyledir. Hakikatte oruç bir aşk ifadesidir: Yüce Allah’ı kışın güzel, tatlı yemeklerden daha çok sevdiğinin; yazın da soğuk sudan daha fazla sevdiğinin hal dilidir. Bunu, insan nefsi değil de ruhu hisseder. Çünkü nefis şehvetin kaynağıdır, aşk ise ruhtan gelir. Onun için insanların bir kısmı orucu bir çeşit cezalandırma olarak görürler, bunlar oruç tuttuklarında oflayıp puflayıp oruç ayının ne zaman biteceklerini bekler dururlar. Orucun yüce Allah’a bir aşk hali olduğunu düşünenler, oruçtan büyük bir manevi haz alırlar. Oruç ayının bitmesini, günlerinin azalmasını hüzünle karşılarlar.

    Ramazan ayı boyunca gerçek âşıklar bayram yaparlar. Bir çeşit bayram havası içerisinde bulunurlar. Orucu nefsiyle tutanlar ise Ramazanın sonunda, yani Şevval ayının ilk gününde bayramlarını kutlarlar.

    Oruç aslında Ramazan ayının süsüdür. Yani oruçla bir zaman dilimi kutsanmaktadır. Ki yüce Allah (c.c.) bu ayda Kuran-ı Kerim’in de inmeye başladığına dikkat çekerek bu ayın sadece oruç tutarak değil Kuran-ı Kerim okuma, namaz kılma ile de süslenmesini dolaylı bir şekilde işaret buyurmuştur: ‘O Ramazan ayı ki, insanları irşat için hak ile batılı ayıracak olan, hidayet rehberi ve deliller halinde bulunan Kuran onda indirildi. Onun için sizden her kim bu aya yetişirse onda oruç tutsun (Bakara suresi, 185)’

    Oruç, kulun bir ibadetidir. Kusurlarla dolu olabilir. Ama zaman Allah’ın yarattığı bir şeydir. Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de pek çok zaman kavramına, anına, dilimine yemin etmiştir. Dolayısıyla zaman içerisinde kutsal anlar ve dilimler vardır. İşte Ramazan böyle bir aydır. Yani kişi oruç tutarken şunun bilincinde olacak: ‘Ramazan ayı, Kadir gecesi hürmetine ben bu ayda oruç tutuyorum. Ama sadece oruçla ben bu kutsal ayın, mübarek gecenin hakkını veremem. Namaz kılma, zekât ve sadaka verme, Kuran-ı Kerim okuma ile de bu kutsal ayı ve mübarek geceyi süslemeliyim.’ Tabii oruç böyle bir çerçevede anlamlı olur. Yoksa kişi dikkatini ayın ve mübarek gecenin hürmetine vermediği zaman orucun sıkıntısına takılarak büyük bir manevi hazdan mahrum kalabilir. Bu kutsal ayda mübarek Kadir gecesinin gizli olması da Ramazan’ın her gününün ve gecesinin ibadetle geçirilmesinin istenmesindendir. O Kadir gecesi ki, Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle bin aydan hayırlıdır (Kadr suresi, 3). Aklı başında olan bir insan nasıl böyle bir mükâfattan uzak kalmak isteyebilir? Meleklerin bayramı olan bir gecede (Kadir gecesinden) Hak âşıkları nasıl uyuyabilir? Bu büyük, akılları alan müjde Ramazan ayına bir aşk hali katmaya yetmiyor mu?..

    Ramazan ayı bir ruhaniyet taşır. Aslında her ayın bir çeşit ruhaniyeti vardır. Ama Ramazanınki tamamen ümmetin hayrına dönüktür. Ramazan ayının ruhaniyetine ibadetlerle ulaşılabilir. Bu ayda yapılacak ufacık bir günah, bu ruhaniyeti kişinin üzerinden alabilir. Onu ruhani havadan uzaklaştırabilir.

    Peygamberimiz (s.a.s) buyurdular ki bu ay, ümmetimindir. Yani bu ayda ümmetin bütün manevi sıkıntıları üzerinden kalkabilir. Kişi tuttuğu oruçlarla, kıldığı teravih namazları, verdiği zekât ve sadakalar ile üzerinde büyük bir ağırlık olan günahlardan kurtulabilir. Bu aya ulaşmak için peygamberimiz (s.a.s) Recep ve Şaban ayları boyunca şu duayı yapmışlar ve ümmetine de tavsiye etmişlerdi: ‘Allah’ım Recep ve Şaban’ı mübarek kıl, bizi Ramazana ulaştır.’ Peygamberimiz (s.a.s) Ramazana ulaşıp da günahlarını affettiremeyenlere ‘Burunları sürtünsün!’ diye ikazda bulunmuşlardır. Elbette beddua, rahmet peygamberimize (s.a.s) yakışmamaktadır. O bu ifadesiyle bedduadan çok ümmetine bir ikazda bulunmuş, bu ayda yüce Allah’ın (c.c.) kullarına daha çok rahmet sahibi olduğunu, onun için tövbe ile günahlardan uzaklaşmanın fırsatı olduğunu vurgulamışlardır.

    Orucun yaza yaklaşması, daha doğrusu artık yazın ortasına düşmesi oruç tutan insanların sayılarında git gide bir azalmayı da beraberinde getirdi. Demek ki oruç miladi takvimle yaz ayında sabitleşseydi bazı kişiler hiç oruç tutamayacaklardı. Bu, anlaşılmış oldu. Yüce Allah (c.c.) engin rahmetiyle ay takvimini güneş takvimi içerisinde döndürüyor da bu sayede oruç ayı olan Ramazan, her mevsimde dolaşmaktadır. 33 yılda bir devir tamamlanmaktadır.

    Şayet insanlar orucun anlamını gerçekten bilselerdi, tutmak için daha bir gayretli olurlardı. Kışın, ilkbaharda, sonbaharda oruç tutup da yazın sıcaklığında nefislerine uyanlar, kendilerini toparlarlar, her türlü sıkıntıya rağmen yaz oruçlarına da büyük bir önem verirlerdi, Allah’ın emrini çiğnemezlerdi.

    Orucun manasını bir kez daha yineleyelim: ‘Oruç, yüce Allah’ı (c.c.) sevdiğini vücut ve hal diliyle ifade etmektir.’ Bu yaz sıcaklığında, uzun günlerde oruç tutan kişi ise, ‘Allah’ım ben Seni soğuk sudan daha çok seviyorum.’ demektedir. Yüce Allah’ın (c.c.) bu sevgiye ahrette vereceği cevap çok önemlidir. Çünkü yüce Allah (c.c.) engin keremi ve lutfuyla böyle içten sevgileri karşılıksız bırakmayacaktır.

    Tekrar dirilme günü çok uzun sürecektir. Arasat meydanında insanlar günlerce, aylarca, belki yıllarca bekleyeceklerdir. Ahretin bir günü dünyanın bin yılına denktir. O gün insanlar çok perişan bir duruma düşeceklerdir. Nasıl dünya hayatında güneşin konumu ve uzaklığının değişmesi ile yeryüzünde sıcaklık ve mevsimler farklılık gösteriyorsa ahret gününde cehennem bir ara yaklaştırılacaktır (bk. Tekvir suresi, 12). O gün insanlar ne yapacaklarını şaşıracaklardır. Korkularından ayaklarını bağları çözülecektir. Yürümeye, kaçmaya takatları kalmayacaktır. Olduğu yerde diz üstü çökeceklerdir (bk.Meryem suresi, 68). İşte oruç en çok bu zamanda yardıma gelecektir. Hadis-i şeriflerde özellikle vurgulanan orucun cehennem ateşine kalkan olması bu zamanda tahakkuk edecektir. Bu yazın sıcaklığında oruç tutanlar, orada rahata erecekler, cehennemin sıcaklığından zarar görmeyeceklerdir. Çünkü onlar yazın sıcaklığında Allah için, Allah sevgisi ve aşkıyla sıkıntıya düşmüşlerdi. Yüce Allah (c.c.) çok vefakârdır. Hadis-i şerifte de ifade edildiği üzere aynı sıkıntıyı hem dünya hem ahret hayatında göstermeyecek kadar hayâ sahibidir.

    ‘İnsanlar yalnızca iman ettik demekle hiç imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar? And olsun ki, biz onlardan öncekileri imtihan ettik. Elbette Allah (imtihan ederek) doğru söyleyenleri de yalancıları da bilir (Ankebut suresi, 2-3).’

    Peygamberimiz (s.a.s), ‘Sabır, imanın yarısıdır.’ diye buyurmuşlardır. Başka bir hadiste ise ‘Oruç, sabrın yarısıdır.’ demiştir. Buna göre oruçlarını tam olarak tutan bir kişi imanın dörtte birine sahip olmaktadır. İmanlı kişi ise günahkâr olarak ölse bile sonunda mutlaka cennete ulaşacaktır.

    Orucun çok büyük sırları vardır. Yüce Allah (c.c.) kullarının sıkıntı çekmelerinden zevk almaz. Gün boyunca, hele bu sıcak ve uzun günlerde yemeden içmeden sabretmek kolay değildir. Allah (c.c.) kullarına bu konuda bir sıkıntı vermişse mutlaka bunun kulun menfaatine dayanan pek çok hikmeti vardır. Şüphesiz bu dünya bir imtihan yurdudur. İmtihan ise genellikle sabırla ölçülür. Belki ileride bedene gelebilecek eziyetler, hastalıklar oruç nimeti ile ya hafifletilmektedir ya da tamamen ortadan kaldırılmaktadır. Orucun ‘sağlığa yararlı olduğu’ yönündeki hadis-i şerifleri bu şekilde anlamak dinin ruhuna daha uygundur.

    Elbette aç ve susuz kalmanın sağlığa yararları tıpta bilinmekte ve bunlar tavsiye edilmektedir. Ama bu, konuya çok yüzeysel bir bakış açısıdır. Yüce Allah (c.c.) kulun kaderini elinde tutan, yazandır. İnsanları Kendi rızasına, cennet gibi büyük nimetlere erdirmek için sabırla imtihan edendir. Tutulan oruçların yüce Allah (c.c.) tarafından büyük bir ihsanla karşılanacağını, Müslümanların ağır imtihanlarına karşı kefaret olacağını, böylelikle onların dünya hayatlarının sağlık ve afiyet içerisinde geçmesine vesile olacağını düşünebiliriz. Yani oruç tutmayan Müslümanların dünya hayatında ağır bela ve musibetlerle imtihan edilip sabırlarının derecesi başka şeylerle ölçülebilir.

    Allah (c.c.) kulunu terbiye etmeyi, cennete koymayı dilediği zaman dünyada ona imtihan için bela ve musibet kapılarını açar. Onun için oruç kolay yoldan sabırla imtihan edilmeyi, sabır nimetini kolay yoldan elde etmeyi sağlar; bu sayede dünyada ömrümüzü sağlık ve afiyet içerisinde geçirmemize vesile olabilir. Bu açıdan kaza oruçları da bir nevi sağlık ve afiyet sigortasıdır. Geçmişteki hataları telafi etme, geleceğimizi emniyet altına almayı sağlar.

    Nasıl bu dünyada bela ve musibetler bizlere cehennem azabı gibi görünürse orucun ahrette en çok yararlı olduğu konu da budur. Pek çok hadis-i şerif orucun ‘cehennem ateşine karşı koyduğunu, kalkan vazifesi gördüğünü’ belirtmektedir. Her insan mutlaka cehenneme uğrayacaktır (bk. Meryem suresi, 7). Çünkü sırat köprüsü cehennem üzerine kuruludur. Cennete girmek için bu köprüden geçmek gerekecektir. Bu sıkıntılı zamanlarda bizlere en çok yardım edecek ibadet ise oruçtur. Onun için geçmişte çeşitli nedenlerle veya nedensiz olarak tutamadığımız oruçları kaza etmek Allah’ın izni ile hem dünya hem ahret hayatımızdaki büyük sıkıntıları da ortadan kaldıracaktır.

    Pazartesi ve perşembe günlerini oruçlu geçirmek peygamberimizin (s.a.s) çok önem verdiği sünnetleridir. Şayet üzerimizde oruç borcu yoksa bu günleri sünnet niyeti ile oruçlu geçirmek çok yararlıdır. Oruç sevabı yanında zor zamanlarda peygamberimizin (s.a.s) şefaatine vesile olabilir. Ayrıca bu ahir zamanda onun bir sünnetini ihya etmenin yüz şehit sevabı kazandırdığını da unutmamak gerekir. Tabii yine de bu pazartesi ve perşembe günlerini sünnet niyeti ile oruç tutma ile kaza oruçlarını mukayese edemeyiz. Zira orucun kazası farzdır. Farz olan bir ibadet ise İmam- ı Rabbaninin ifadesiyle binlerce nafile ibadetten daha çok üstündür. Onun için üzerlerinde oruç borcu olanlar bu günlerde oruçlarını kaza niyetiyle tutmalıdırlar.

    Allah (c.c.) bu uzun, sıcak yaz günlerinde oruçlarımızı aşk ve şevkle tutmayı, bu sayede rızasını nasip eylesin. Âmin.
    Muhsin İyi

  2. muhsin iyi said

    Hastaların ve Yolcuların Oruç Tutmalarındaki Faziletler
    Orucun sırrı olan bağışlanma, merhamet duygularını Kuran-ı Kerim’de farz edilen ayetleri okurken çıkarabiliriz. Yüce Allah İslam’ın diğer farzları olan namaz kılmak ve zekât vermek için Kuran-ı Kerimde pek çok ayetle emir buyurmuşlardır. Bunların sayısı yüzden fazladır. Yani ilgili emirler pek çok surede defalarca kez tekrar edilir. Ama oruç için böyle değildir. Bunun için Bakara suresinden sadece beş ayet tahsis edilmiştir (183- 187 Ayetler ). Bir de Kuran-ı Kerim’de namaz kılmak ve zekât vermek için bunların hiçbir surette affı olmadığını beyan sadedinde genellikle sert ifade olan emir kipi kullanılmışken, oruç içinse bambaşka bir ifade, merhamet hissi, bir hoşgörü ve bağışlama atmosferi içerisinde beyan buyurmuşlardır. İsterseniz bütün bunları görmek için ilgili ayetleri birlikte okuyalım.

    183.’Ey iman edenler, size oruç farz kılındı, sizden öncekilere de farz kılınmıştı. Umulur ki korunursunuz.’ Allah (c.c.) bu ibadetin nefse ağır geleceğini bildiği için ‘sizden öncekilere de farz kılınmıştı’ ibaresi ile havayı yumuşatmakta, tıpkı okula yeni başlayıp da gitmek istemeyen çocuğunu ikna sadedindeki bir babanın, ‘Bak ağabeyin de, ablan da, komşumuzun çocukları da okula gitmişlerdi.’ demesi gibi yüce Allah da bu farziyetin sadece bu ümmete mahsus olmadığını söylerken nefsimizi önceki ümmetlerin durumuyla teselli etmektedir. Bizim bu ibadetin ağırlığı ile üzüntüye düşmemizi önlemek istemektedir. Bu bir çeşit gönül alma, alttan almadır… Evet, bu tesellinin birincisi.

    184.’Size farz kılınan oruç sayılı günlerdedir….’ Evet, bu ikinci teselli. Tıpkı askerdeki, hapisteki kişiye yapılan teselli gibi: ‘Sayılı günler tez geçer…’ Ayet devam ediyor. ‘İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan diğer günlerden sayısınca tutar.’ Üçüncü teselli, ama burada teselliden ziyade merhamet, hoşgörü duyguları daha ağır basıyor. Ayet devam ediyor. ‘Ona dayanamayanların fidye vermesi gerekir, bu bir fakir doyumudur. Kim de hayrına fidyeyi artırırsa hakkında daha hayırlıdır. Bununla birlikte oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır, eğer bilmek isterseniz.’ Evet, fidye yolu ile Allah bizleri dördüncü kez teselli etmekte. Bu tesellide de bir hoşgörü ve bağışlama ifadesi kendisini göstermektedir. Ama gizli, manevi, ima yollu bir rica da ayetin son cümlesinde ifade ediliyor. ‘Bununla birlikte oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır, eğer bilmek isterseniz.’ İşte bu yazımız bu ayet temelinde yazıldı. Yani yazımızın asıl konusu bir insan hasta veya yolcu olduğunda oruç tutması ona ne kazandıracaktır? Böyle kişilerin orucu Allah katında nasıl karşılanır? Böyle kişiler ruhsatı bırakıp da oruç yoluna, yani azimete girerlerse Allah indinde bu ne anlama gelir? Ama önce orucu farz kılan bu ayetlerdeki Allah’ın bizleri kaç kere daha nasıl teselli ettiğini bir görelim.

    185.’O Ramazan ayı ki, insanları irşat için hak ile batılı ayıracak olan, hidayet rehberi ve deliller halinde bulunan Kuran onda indirildi. Onun için sizden her kim bu aya yetişirse onda oruç tutsun.’ Beşinci teselli de bu ayın büyüklüğü ile yapılmıştır. Çünkü bu ay Kuranın bir bütün olarak dünya semasına indirildiği, oradan da peyderpey ilk vahyin peygamberimize ulaştığı aydır. Ramazan bu faziletiyle, yani Kuran’ı taşımasıyla diğer ayların sultanıdır. Kuran ise mahlûk değildir, Allah’ın sözüdür. Ondan daha üstün bir şey olamaz. Çünkü Allah’ın sözü şey değildir. Allah’ın sözü ezeli ve ebedidir. Allah’a aittir. Bir hadisi şerifte Ramazan ayının ümmete tahsis edildiği, Recep ayının Allah’a, Şaban ayının da Rasullulah’a beyan buyrulur. Ramazan ayının ümmete tahsis edilmesi bu ayın biz günahkâr kullar için büyük faziletler ve nimetler içermesindendir. Öyle ki bu ayda gündüzünü oruçla geçirenin, gecesini de teravih namazı ile ihya edenin Allah’ın izni ile günahlarının ağırlıklarından kurtulacağı pek çok hadisi şerifle belirtilmiştir. Bütün bunların temelinde Ramazan ayının Kuran’ı Kerim’i taşımasındaki ağırlığı ve büyüklüğü vardır. Ayete devam edelim: ‘Kim de hasta yahut yolculukta ise tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza etsin. Allah size kolaylık diler zorluk dilemez. Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tekbir etmenizi ister. Umulur ki şükredersiniz.’ Evet, bu konu, yani hasta ve yolcuların oruç tutmama konusundaki ruhsatı 184. ayette de geçmişti. Peki, bir ayet sonra bu konu niçin tekrar ele alındı? Çünkü 184. ayette yüce Allah hasta ve yolculara oruç tutmama konusunda ruhsat verdikten sonra bir manevi ricayla, ‘Bununla birlikte oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır, eğer bilmek isterseniz.’ demişti. Yukarıdaki ayette ise bu konudaki manevi ricayı hafifletiyor. Daha doğrusu manevi rica sözünü tekrar etmeyerek ümmet-i Muhammedi altıncı kez teselli etmektedir. Çünkü Allahın ricasında, bu manevi veya ima yolu ile de olsa, Allah’ın rızası gizlidir. Müslümanlar da O’nun rızasını aradıklarına göre bu ricayı emir telakki edip hasta olduklarında ve yolculuklarında oruç tutacaklardı. Allah ezeli ve ebedi bilgisi ile bunları bildiği için bu ağır yükü müminlerin sırtından almaktadır. Ama yine de yiğit hasta ve yolcular için yukarıdaki 184. ayet kapı gibi durmaktadır. Dileyen oradan da içeriye girip Allah’ın rızasına kavuşabilir. Allah’ın rızasından da daha büyük bir şey yoktur. Allah’ın ruhsatı ise yiğitler için değil zayıf kulları içindir.

    186.’Eğer kullarım sana beni sorarlarsa, muhakkak ki ben çok yakınım. Bana dua edince dua edenin duasına icabet ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki doğru yolu bulabilsinler.’ Evet, bu ayet de yedinci teselliyi içermektedir. Ama bu ayette oruç tutanlara hitap yok, diye okuyucu itiraz edebilir. Doğru yok, görünüşte oruç tutan tutmayan bütün Müslümanlara, hatta ‘kullarım’ hitabı geçtiğine göre bütün insanlara yüce Allah hitap ediyor. Fakat siyak sibak açısından baktığımızda yani bundan önce ve bundan sonra gelen ayetlere baktığımızda konu oruç olduğu gibi konuya muhatap olan kişiler de oruç tutanlardır. Dolayısıyla bu merhamet, bağışlanma, şefkat, icabet müjdelerini içeren ayeti kerimenin oruç tutanları teselli babında olduğu anlaşılacaktır. Bu teselli insanın gözlerini yaşatacak oranda derindir, artık oruç tutmak farz değil, yaşamın temel amacı gibi olmaktadır. Zira Allah’ın bize yakın olması, dualarımızı kabul etmesi en büyük nimetlerdir. Allah bunun için bizden kendisinin davetine koşmamızı ve kendisine hakkıyla inanmamızı istiyor. Bunlar da hâlihazırda, daha doğrusu bu ayetlerde oruçla simgelenmiştir.

    187.’Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız (cinsel ilişki) size helal buyruldu. Onlar sizin için bir örtü, siz de onlar için bir örtü durumundasınız. Allah nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için tövbenizi kabul buyurdu ve sizi af etti. Şimdi onlarla ilişkiye girin. Allah’ın sizler için yazdığını isteyin ve fecrin beyaz ipliği siyah iplikten seçilinceye kadar yiyin için. Sonra da ertesi geceye kadar oruç tutun. (…)’ Bu ayetin oruç tutanlar için tesellisini sahabeler en iyi bilirler. Çünkü bu ayet inmeden önce oruç önceki ayetlerle farz kılındığında akşam yemekten sonra yatanlar için artık oruç başlamış bulunuyordu. O kişi geceleyin uyandığında bir şeyler yemiyor içmiyor, cinsel ilişkiye de giremiyordu. Çünkü oruçlu oluyordu. Yani sahur yapamıyordu. Çünkü önceki ümmetler orucu böyle tutuyorlardı. Ama Muhammed ümmetine Allah merhamet ederek onları bu ayetle sekizinci kez teselli etmiştir.

    Sonuç olarak sanki oruç biz ümmetine emir buyrulmamış da rica edilmiş gibi… Burada benim bu sözüme bazıları hemen itiraz edebilir: ‘Nasıl olur canım, oruç farz değil mi?’ Biz orucun farziyetini inkâr etmiyoruz. Oruç farz bir ibadet, hatta bir emir. Ama yüce Allah bu emri verirken namaz kılma ve zekât verme ibadetlerini yapmamız için söylediği ifadeden farklı bir ‘üslup’ kullanmıştır, bu üslup adeta bir rica özelliği taşımaktadır. Biz buna dikkati çekmek istedik. ‘Demek ki emri rica yerine koyup farzın ağırlığını manevi olarak tahrip mi ediyorsunuz?’ Elbette öyle bir niyetim yok. Allah’ın ricası da sonuçta bir emirdir. Yerine getirilmediği zaman sorumluğunu taşırız. Fakat şöyle bir düşünürsek ricanın emirden daha güçlü bir motivasyona sahip olduğuna da kanaat getirebiliriz. Namaz kılmada ve zekât vermede nefsin bahanesi olamaz. İnsan yatalak derecede hasta olsa bile duruma göre oturarak, uzanarak bazı rükünleri ima yoluyla da namazını ikame edebilir. Zaten zekât zenginlerin ellerinin kiridir, o kadar ağır bir ibadet değildir. Ama oruçta öyle değil, çünkü oruç bedeni bir ibadettir. Bedenin de sağlıklı olmasını şart koşar. Daha doğrusu bazı hastalıklar açlığı, susuzluğu kolay kolay kaldıramaz. Hele bir de hasta ilaç alıyorsa durum daha da kritik olabilir. Ama fedakârlık… Hastalığı veren Allah orucu farz kılarken kulunun bunu kaldıramayacağını elbette biliyordu. Ama o sağlığından fedakârlık yaparak orucu tercih ederse, onun ricasını emir telakki edip öne atılırsa, ruhsatları kullanmazsa… İşte böyle birisi affedilmeyi hak eder, büyük ikramlara da nail olur Allahın izniyle… Çünkü Allah’ın bu ricasının içerisinde bir anne ve babanınki gibi merhamet hissi, bir hoşgörü vardı ve bunlar o kişi için artık rahmete, kurtuluşa ve ebedi nimetlere, en önemlisi de O’nun rızasına dönüşecektir. Çünkü hastalıkta karşılaşılan sıkıntılar görece bir durum arz ettiği gibi böyle bir durumda olup da oruç tutanların katlandıkları fedakârlıkların derecesini de ancak yüce Allah bilir. Hastanın yanında, bugün ulaşılan teknolojik seviyenin verdiği konforla yolculuk yapan seferinin durumunu mevzubahis bile etmek istemiyorum.

    Oruçta samimi bir sevgi ve aşk dili vardır. Bunu hasta ve yolcu kullanırsa Allah indindeki durumu nedir?

    Oruç tutan kişi hal diliyle şöyle demektedir: ‘Allah’ım ben Sen’i soğuk sudan, lezzetli yemeklerden, eşimle cima etmekten daha çok seviyorum.’ Oruç tutan hasta ise, ‘Ben Sen’i bunların yanında hayatımdan daha çok seviyorum.’ demektedir. Oruç tutan hasta hal diliyle şöyle devam eder: ‘Doktorlar, eş dost, evlat ayal oruç tutma diyorlar, ama ben Sen’in oruç tutma konusundaki ricanı affedilmeme ve daha da önemlisi rızan için bir vesile olarak görmüşüm, affet beni Allah’ım, zaten bu hastalık da başıma geçmiş günahlarımın affı için gelmiş bir sabır kapısı, daha doğrusu rahmet kapısıdır, oruçla bunu ben daha muhkem yapmak istiyorum….’ Size soruyorum, bir insana anasından babasından daha merhametli olan Allah, hal diliyle böyle diyen bir hasta kuluna nasıl muamele edecektir?

    Oruç yüce Allah’a aşkı ve sevgiyi ifade etmede öyle kuvvetli bir hal dilidir ki, buna kendi hayatımdan bir örnekle değinmek istiyorum. Hem annemi hem babamı altı yedi yıl önce peşi sıra kaybettim. Babamı pek düşünmüyorum, ama annem her zaman hep aklıma geliyor. Gelen sahne de hep şu: Aslında bu sahne bütün çocukluğum boyunca annemle hemen her gün oynadığımız bir oyundu. Oyunun en acıklı sahnesi şöyle geçerdi: Rahmetli, canı çekmiş olacak, dolaptaki son elmayı, portakalı, havucu vs. alıp yavaş yavaş soymaya başlardı. Çok yavaş ve itina ile soyardı. Her şeyi soyardı. Şeftaliyi de soyardı. Ben önce uzaktan şöyle bir seyrederdim. Soyma işlemi biter bitmez koşarak yanına gelip soyduğu şeyi hemen elinden alırdım. Ama o, ‘Dur,’ derdi. Dilimlerdi. Dilim dilim bana verirdi. Oyunun en acımasız yeri bir dilim de olsa anneme bir şey yedirmememdi. Gerçekten o hiç bu oyunu kaybetmedi. Ben her dilimi sonuna kadar yerdim. Doysam bile inadına sonunu getirirdim. Kendisi için kestiği şeyden ona hiçbir şey nasip olmazdı. İşte ben ömrümce bu aşkın ve sevginin ötesinde başka bir aşk ve sevgi görmedim. Göreceğimi de sanmıyorum. Bu yüzden annemi hemen her gün hatırlıyorum ve ona olan şükran duygularımı manevi hediyelerle ödemeye çalışıyorum. Ama bu borç günden güne artıyor ve ben altından kalkamıyorum. İşte ben bu sahnelerin etkisiyle orucu çok iyi anlıyorum. Nasıl annem canı çektiği halde bir dilim meyveyi kendi nefsinden esirgeyip bana yedirerek fedakârlık yaptıysa oruçlu kişi de annem gibi nefsini gün boyunca canı çektiği şeylerden esirgemektedir. Ben aciz bir kul olarak annemin bu fedakârlığı karşısında eridim ve ezildim. Ona karşı büyük bir aşk ve sevdaya düştüm. Yıllardır sevabını onun ruhuna yolladığım manevi hediyelerle ödemeye çalışıyorum. Son iki yıl da haftada bir gün oruç tutup onun ruhuna hediye etmeye başladım. Peki kullarına karşı haya sahibi, vefakar, lütufkar, merhametli olan yüce Allah kendisi için oruç tutan kullarına karşı nasıl bir duygu taşımaktadır? Benim anneme taşıdığım duyguların fevkinde, hem de sonsuz fevkinde değil midir? Hele bir de bu oruç tutan kullar arasında hasta ve yolcu olanlar varsa, bu fedakârlıklarıyla bunların Allah indindeki durumlarını tasavvur etmek elbette çok zordur.

    Ahrette oruç tutan hasta ve yolculara imreneceğimiz apaçık ortadır. Onun için fazla söze hacet yok. Allah’ın hasta ve yolcular için büyük rızasının gizli olduğu ayeti tekrar okuyup onun üzerinde biraz daha düşünelim ve mümkünse kararımızı oruç tutma lehinde kullanalım:

    184.’Size farz kılınan oruç sayılı günlerdedir….İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan diğer günlerden sayısınca tutar. Ona dayanamayanların fidye vermesi gerekir, bu bir fakir doyumudur. Kim de hayrına fidyeyi artırırsa hakkında daha hayırlıdır. Bununla birlikte oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır, eğer bilmek isterseniz.’
    Yüce Allah (c.c.) hayatımız boyunca oruç tutacak güç ve kudreti ihsan eylesin. Orucu bizlere kolaylaştırsın. Amin.
    Muhsin İyi

  3. muhsin iyi said

    Yazın ve Kışın Kolay ve Rahat Oruç Tutmanın Yolları (Püf Noktaları)
    Bir işte insan deneye deneye bazı kolaylıklara ve rahatlıklara ulaşır. Yani iş insanlara başlangıçta zor ve sıkıntılı görünür ama deneyimle insanlar sonra işin kolay ve rahat olmasını sağlayan püf noktalarını görürler ve artık iş onlara zor ve sıkıntılı görünmez. Ayeti celilide buyrulduğu üzere ‘Her zorluktan sonra kolaylık vardır. Evet, her zorluktan sonra kolaylık vardır. (İnşirah suresi, ayet 5-6)’.

    Ben âcizane son dört yıldır, aralıksız pazartesi ve perşembe günleri oruçlarını tutmaktayım. Ayrıca üç aylarda bu günleri biraz daha artırmaktayım. Yani üç aylarda elimden geldiğince başka günlerde de oruç tutuyorum. Bunları bu yolda deneyimim olduğuna ve yazımın inandırıcılığına kanıt olması için söylüyorum. Yani okuyucu yazımı okurken bu yazımın altında bir deneyim olduğunu, bunun masa başı yazısı olmadığını bilsin istiyorum. İnternet ortamında nick ismimle yazmama karşın gurur, kibir, riya, gösteriş… gibi insanın imanını, bütün iyi amellerini yok edecek bu dehşetli afatlardan Allah’a sığınırım. Allah bizleri bu afatlardan korusun. Amin.

    Oruç biliyorsunuz kameri aylardadır, kameri aylar da şemsi ayların içerisinde dönmektedir. 33 yılda devir tamam olmaktadır. Çocukluğumda yazın oruç vardı. Şimdi kırklı yaşlarda yaz oruçlarını yine gördük.

    Bir insan yaz kış belli günlerde de olsa oruca devam edince mevsimlerde bazı püf noktalara dikkat edince orucu çok rahat ve kolay bir şekilde tutabilmektedir.

    Biz başlangıçta çok sıkıntılar çektik, ama şimdi o sıkıntılardan elde ettiğimiz deneyimle işin meyvelerini yemeğe başladık. Oruç benim için artık çok rahat ve kolay bir ibadete dönüştü. Sadece Ramazan’da değil bütün yıl boyunca belli günlerde de rahat ve kolay bir şekilde tuttuğumu demin söyledim. İstiyorum ki, ümmeti Muhammed de benim yaşadığım kolaylığı ve rahatlığı görsün onlar da bu ibadete sadece Ramazanda değil bütün yıl boyunca da belli günlerde talip olsunlar, bunu bir hayat biçimi olarak benimsesinler.

    İnsanın manevi dünyasında pek çok uyarıcı var. Bunlardan ikisi oruç tutarken insana sıkıntı vermeye başlarlar: Açlık ve susuzluk. Bunlar uyarıcılardır. Eğer bunlar olmasa insanlar çalışmazlardı. Çünkü insan tembel yaratılmıştır. Medeniyetin temeli de bu iki uyarana bağlıdır. Her neyse…

    Bu iki uyaranın ikisi birden, aynı anda etkili olmaz. Yani bu beden makinesini yaratan yüce Allah, bu iki uyaranı birlikte, aynı anda hareket ettirmez. Birisi etkin olur. Diğeri varlığı hissedilmeyecek oranda geri kalır. Yazın oruç tutan insanlar susar, kışın da acıkır. Yani yazın oruç tutan kişi kesinlikle acıkmaz. İsterse iki gün ağzına bir lokma koymasın, sadece susar. Deli gibi susar. Susuzluk dışında bir şey düşünmez. Kışın da acıkır. Yemek dışında bir şey düşünmez. İlkbahar ve sonbahar mevsimleri ise sıcaklık durumları ile yaza ve kışa benzemelerine göre değişirler. Yani bu mevsimlerde hava serin olduğunda acıkırız, sıcak olduğunda susarız. Yani yüce Allah, merhametinden açlık ve susuzluk gibi iki belayı aynı anda birarada, birlikte kuluna tattırmaz. Biri baskın olur; diğerinin üzerini örter, varlığını hissettirmez. Yani bebek ya kız doğar, ya erkek onun gibi. Bu yüce Allah’ın biz aciz kullarına büyük bir lütfudür. Bünyemizin kanunudur.

    Yazın bir insan oruç tuttuğunda mümkün mertebe yemekle orucunu açmasın. Daha doğrusu yemeği çok az yesin. Sıvı alsın. Kahvaltı ayarında bir iftar en iyisidir. Hele sahurda kesinlikle yemek yemesin. Korkmasın, kesinlikle acıkmayacaktır oruç günü içinde. Sadece susayacaktır. Susuz devler gibi saatlerce su içmek isteyecektir. Onun için sahurda karnı aç olsa da fazla yemek yemesin; karnını çay, su, karpuz, kavun, meyve suyu gibi şeylerle doldursun; çünkü bu yalancı açlıktır, gündüz bu açlığı hissetmeyecek, sadece yavaş yavaş susamaya başlayacaktır. Kışınsa durum tam tersine olacak, kişinin iftarda ve sahurda sıvı şeylere değil, yemeğe ağırlık vermesi gerekecektir. Kışın da kesinlikle susamayacaktır. Kışın susuz yatsa bile, oruç günü boyunca susuzluğu ortadan kalkacak, sadece acıktığını hissedecektir.

    Gece imsak vaktine kadar uyumayıp vazifelerinizi yaptıktan sonra uyunması gün içerisindeki zamanın büyük bölümünü uyku ile geçirilmesini sağlayacaktır. Uyku nadasa bırakılmış tarla gibidir. Enerjinizi muhafaza eder, yazın geç susamanızı, kışın da geç acıkmanızı sağlar. Yalnız yazın uyuduğunuz yerin serin olmasına özellikle çok dikkat edin, tabii üşütme riskine girmeden, kapı veya pencereleri açık bırakmayı unutmayın. Yoksa uyku çok su kaybına neden olacak, daha uyanmadan vücut sıvınızın önemli bir kısmını kaybetmenize neden olacaktır. Terlemiş vaziyette uyanıyorsanız, bunu ortadan kaldırmak için hemen acil önlem alın; uyandığınızda odanın serinliğini vücudunuzda mutlaka hissedin.

    Tabii çalışanların Ramazanı tatil günlerine denk getirmesi veya bu ayda izin alması en güzelidir. Bu ayı baştan sona ibadete tahsis etmek akıllı kişilerin harcıdır. Çünkü ganimet gökte bu ayda adeta yağmaktadır. Her ibadete verilen sevap birden yedi yüze kadar çıkar. Sair ayları defalarca kez katlar. Bazılarını yüzlerce kez.

    Sabah uyandığınızda hemen dışarı çıkmayın. Alış verişi sonraya bırakın. En sona. Eve geldiğinizde iftara on beş dakika, yarım saat gibi bir zaman kalsın. Çünkü orucun en zor zaman dilimidir. Sıkıntılıdır. Sabah uyandığınızda orucun sıkıntılarını pek hissetmezsiniz. Onun için dikkat isteyen işlere yönelebilirsiniz. Kitap okumak gibi. Sonra ibadet, özellikle kaza namazları ve nafile ibadetler yapılabilir. Kuran-ı Kerim okumak ve dinlemek de güzeldir, dinlendirici etkileri vardır. Yavaş yavaş susuzluğu hissetmeye başladığınızda evde durmayın, dışarı çıkın, arkadaşlarınızın yanına gidin, sohbetlere katılın. Dindar olanlarını tercih edin. Yoksa gıybet yapan kişiler orucunuzun sevabını boşa çıkarırlar. Bu, orucun sıkıntılarının önüne geçer. Alış verişi sona bırakın. Alış veriş orucun sıkıntılarını yok eder. Gezmek de öyle. Son yarım saat kaldığında evde bulunun. Evden erken çıkarsanız vücudunuzdaki sıvıyı erken bitirip susamaya erken başlarsınız. Hele bir de bu vaziyette eve erken dönerseniz susuzluktan çatlarsınız, üfleyip püflemeye başlarsınız. Kendinizi boşu boşuna sıkıntıya düşürmüş olursunuz. Ama son on beş dakika veya yarım saatte mutlaka evde bulunun. Çünkü orucu tefekkür etmeniz, son sıkıntıları doya doya yaşamanız çok manidardır. Orucun ruhuna uygundur. Duayı bu zamanda ihmal etmeyelim. Kabul oranı çok yüksektir. Yani açlık ve susuzluk belasıyla kavrulduğumuz bu anda –tabii kerehat vakti olduğu için farz dışında namaz kılınmaz ama- zikirle duayla Allah’a yakın olmaya çalışalım. Yani bu anlar tam çiftçinin mahsulü kaldırıp kazanca dönüştürdüğü anlardır. Malı götürme zamanı yani. Nefis de azgınlaşır. Dikkat edin. Bela arar. Aman ağzınızı bağlayın. Yoksa sermayeyi kediye yüklersiniz. Duaya, zikre daldığınızda nefis söner. Bu zaman diliminde gün boyunca tuttuğunuz orucun, dolayısıyla katlandığınız sıkıntıların rahmeti, sekineti bu sayede üzerinize inmeye başlar.

    Bir işte çalışanlar oruç tutarken kendilerini maratoncu gibi düşünmelidir. İşlerinin hızını yavaş yavaş artırmalıdır. Ama hoşlarına giden, yapmaktan zevk aldıkları, yaparken kendilerini kaybettikleri işleri sona bırakmalı; zor ve sıkıntılı, sevmedikleri işleri başa almalıdırlar. Zira oruçta sıkıntı başta değil sona doğrudur.

    Orucun bu kolaylığını ve rahatlığını fark eden kişi benim gibi yaz kış belli günlerde de oruç tutmaya başlar.

    Allah, Ramazan ayı ve sair oruçları rahat ve kolay bir şekilde tutmayı ve bu yolla rızasına ermeyi nasip eylesin. Fazl u ikramıyla günahlarımızı bağışlasın. Amin.
    Muhsin İyi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: